Havada güneş yükseliyordu. Ruhunun derinliklerinde geniş bir havuz vardı. Derin ve yoğun, bir zeytiğinyağı kıvamında. Gel burada bekle dercesine sen ve içinde tuttuklarınla. Kendi gibi bi de adam getirmişti yanında. Biraz paspal. Biraz düşünceli. Uzun saçları vardı. Elinde bir sigara. Sigaranın ucunda bir tutam kül. Düşmekle kalmak arasında bir yerde Sevgilisini düşünen, yani toprağı, bir kül. Öylesine, gecenin karanlığında bir şekilde havada süzülüp tek adımda yere düşen ve birkaç parçasını yere düştüğü anda bırakan bir kül. İnsan da öyle değil midir zaten? Yere düştüğü o anda yani yüksek bir yapıdan, insanın makineye olan bağımlılığının sonunda yükselen o haşmetli, derin yapılardan birinden düşen bir insan. Yahut, korkunç bir duygu uçurumundan aşağıya yuvarlanan bir tane insan hayal edin. O korkunç adrenalin ve hareket edememezlik halini yani. O derin durgunluk ve suskunluk halini.
Kapı çaldı. Öyle, aniden. Kapı zaten aniden çalar. Beklenmedik bir şekilde yani. Beklenmedik şeyleri severim ben. Beklenmedik bir anda tam da o andaki ihtiyaca uygun şekilde. İpeğim gibi. Galiba ihtiyacım varmış İpek’e benim. Bir fırt alıyorum sigaramdan, derin derin çekiyorum. Sonunda biteceğini bilmeme rağmen yeniden başka bir sigar içeceğimi bile bile. Sigaralar birbirine benzer aslında birbirinin aynısıdır. İnsanlar gibi. Sadece farklı zamanlarda farklı hissettirirler insana. Zamanın izafi olduğu bir ortamda aynı hissettiren birkaç sigara aslında aynı olmayabilir. İnsanlar gibi. İnsanların farklı olduğunu kanıtıdır bu. Zamanın izafi oluşu yani. Kapıyı açmak için oturduğum yerden kalkıyorum. Apzı tavana bakan lambamın duvardan seken ışıkları gözüme girip kapının yerini tespit ediyorum. Kapı ağzından geçip koridora varıyorum. Koridorun ışığının kapandığını fark ediyorum. Otomat mı var burada? Evin apartman boşluğuna açılan kapısının önündeyim. Kilidi sağa çevirip kapıyı açıyorum. Kim o? Kimsen kimsin. Benim evimde bir işin olmalı geldiğine göre. Hoş geldin. Kapıyı açıyorum. Ağır ağır araladıktan sonra, Kapının önünde duran genç kadın “Tanrı selam söyledi, haberin var mıydı bundan?” diyor. “sana selam getirdim, Tanrıdan”. “Hoş geldin içeri gelsene” diyorum. Alıyorum içeri. O BENİM KADINIM . Kendisinin Tanrı misafiri olduğunu kanıtlayan kadınım, Seni seviyorum. Uzun, sarı ile siyah arasında dolaşan renkteki kadınımın saçları arasında dolaşıyorum bu sefer. Ne o? Dışarıda havai fişek ile bir gösteri düzenliyorlar sanıyorum. Gelsene içeri deyip gözlerinin içine derin derin bakıyorum. Derin derin daha derin. Ayapım kayıp da düşecekmişim gibi içine. İşte o anda ne trafiğin durumu, ne havanın soğukluğu umurumda. Bunlarla ilgili bir şey sormuyorum ona. Galiba dışarıdaki insanlar için bunlar çok önemli. Yani bu soruların cevapları önemli olan, o kadının-kadınımın- gözlerinin içine bakmaktan yani. Cevabını bildiğim sorular sormayı sevmem. Seni yaşarım. Derinden derine.
İçeri geçiyoruz. Koridorumdaki Marilyn Monroe ona gülümseyerek “hoş geldin diyor. Bir şeyler alır mıydın?” İpek kararsız kalıyor. Ne diyeceğini bilemiyor ilkin. Bana bakıyor ve “O az önce bana bir şeyler alır mıydın diye mi sordu, yoksa ben mi yanlış anladım”. Ne kadar kararsız kaldığı an var insanın hayatında. Hep kararlı olmak gerekir oysaki. Gereklilikler ve onları yaşayan bir insanın neden anlamsız bıraktığı meçhuldur soruları. Nedenini bilen yoktur. O bile bilmez nedenini.
Buna hazırım dedi. Artık okumaya seni. Onlar bir ergen yazısı değillerdi. Sendin onlar. Asıl sen. Hep okumak istediğim yani. Bana mektuplar yaz. Seni istiyorum İpek. Seni ve içindekileri. Seni ve taşıdıklarını.